Başkalarına karşı beslediğimiz güvenin en büyük kısmını doğuran, kendimize olan güvenimizdir.
La Rochefoucauld

ALEVİLİK İLE İSLAMİYET İLİŞKİSİ - Alevi Teolojisinin Öz İlkesi: Varlık Birliği

Makale İçeriği
ALEVİLİK İLE İSLAMİYET İLİŞKİSİ
Alevilik Gerçeğini Nerden Öğrenebiliriz?
Başat Sorun: Ali’nin Anlamı
Alevi Teolojisinin Öz İlkesi: Varlık Birliği
Tanrı İnsan İlişkisinin Niteliksel Değişimi
Aleviliğin Mitolojik Temeli ve İslam
Sonuç
Tüm Sayfalar

 

Alevi Teolojisinin Öz İlkesi: Varlık Birliği

Esasen Tanrı’yı Ali’de cisimleştiren bu yaklaşım, insan tanrı ilişkisi ve tanrının anlamı noktalarında İslami mantaliteden temelde farklı olan Alevi-Batıni felsefesinin de doğal yansımasıdır. Alevi felsefesi kendini “Ene-l Hak” ve “Vahdet-i vücut” anlayışlarında bulan bir teolojiye sahiptir. Batınilik ve Alevilikte, insan topraktan değil Tanrının nurundan yaratıldığına inandığından, kendini aştıkça ona ulaşır, tanrılaşır. İnsanı, Tanrı karşısında cehennem tehdidi ile yaşayan, iradesini kayıtsız şartsız teslim etmiş olmak anlamında gerçek bir kul derecesine indirgeyen Sünni, Şii her türden ortodoksiden temel ayrımla Batıni düşünce, tanrıyla daha özgür bir ilişki kurabilen, onu eleştirebilen, itiraz edebilen bir insan tasarımına sahiptir. Tarih boyunca egemenlerin onu sevmemesi ve asimle etmeye çalışması, tanrıya bile soru sorabilen, itiraz edebilen bu özelliğinden dolayıdır. Çünkü tanrı karşısında bile böylesi özgüven gösterebilen bir inancın takipçilerinden padişahlara, iyi birer kul ve tebaa olunmaz. Bu özelliğinden dolayıdır ki Alevinin bu erdemini ve özgüvenini kırmaya çalışanlar sadece egemenler olmamış, egemenlere doğrudan ve dolaylı işbirlikçilikle kendilerine ikbal arayan kimi Alevi egemenler de benzer bir misyonu içeriden yüklenmişlerdir. Çünkü bu özgüvenin kırılması, süründürerek el öptürtmek, dini otorite kullanımıyla maddi olarak zenginleşmek ve iktidar gücü elde etmek dahil Alevi toplumun güdülebilmesi için de olmazsa olmaz bir gereksinimdir. Ancak öylelerinin egemen güç ve ideolojiler desteğinde yüzyıllardır sürdürdüğü çabalara karşın, Tanrının kendisi olabilen insan anlayışı, (İnsanı kayıtsız şartsız itaatle yükümlü kul konumuna sokan İslami-ortodoks teolojiden temel ayrımla) Alevi teolojinin temellerinden birini oluşturmaya devam etmiştir.

Kuşkusuz zaman içinde Alevi direncinin kırılması yanı sıra, tımar sistemi içinde yerleşik konuma sokulmasına bağlı olarak, Alevilikteki Dede-Talip ilişkisi de hiyerarşik bir konum kazanmıştır. Bu gelişme ise talibin dedeye rağmen Ene-l Hak iddiasında bulunma özgüvenini zayıflamış, dahası onu istisna bir durum haline getirmiştir. Ene-l Hak tekelinin bu süreçte dedeye geçmesi ise, Alevi toplum ilişkilerini muhafazakarlaştırmış, dedenin talip karşısında iktidarını güçlendirmiş, bu da Alevi kişinin tanrıyla özgür ilişki kurması yerine, kutsalı temsil eden dede karşısında kullaşması gibi geri bir ilişkinin kurumsallaşmasını sağlamıştır.

Fiiliyatta yaşanan bu gerilemeye karşın, Alevi teolojisinin kendisinde bir değişim olmamış, Ene-l Hak anlayışı Alevi Batıni geleneğin temel öğelerinden biri olmaya devam etmiştir. Özetle teolojik-teorik anlamda anlayış değişmemiştir. Nitekim Seyyit Nesimi’nin; “Ademde tecelli eyledi Allah / Kıl ademe secde olma güm-râh” deyişinde yansıyan, “Tanrı insanda görüldü, insan kılığında karşımıza dikildi, artık sen de yolundan sapma, gel insanın önünde eğil, insana tap” (İ. Z. Eyüboğlu, 1991, s.64) anlayışı Alevi teolojisinin temeli olmaya devam etmiştir.

Burada insanın insana kulluğunun savunulmadığı açık; aksine kulluk ilişkisi yerine tanrısal sorumlulukla kendini olgunlaştırması oranında insanın tanrılaşması, tanrı katına yükselmesi, hem tanrısal otoriteye karşı hem de onu kullanarak insanlar üzerinde hüküm geliştirecek bireysel ve kurumsal otoritelere karşı özgürleşmesi, insanların birbirine tanrı saygısı ve sorumluluğuyla yaklaşması, kamusal alanda tanrısal özgüvenle davranması söz konusudur. Bu anlayışın toplumda içselleştirilmesinin demokratikleşmek ve laikleşmek açısından ne denli yaşamsal bir anlam taşıyacağı açıktır. Çünkü demokratikleşmek insanın kulluktan bireye, tebaalıktan yurttaşlığa yükselmekle, laiklik ise otoritenin gökyüzünden yeryüzüne, insana indirilmesidir. Öncelikle ve Alevi teolojisi tam da bunu yapmakta, en azından buna uygun bir dinsel anlayış üretmektedir. Özetle Aleviliğin demokrasi ve laiklikle gösterdiği uyumun teolojik temeli burada yatmaktadır. Dolayısıyla onu bu niteliğinden uzaklaştırmaya çalışanların laiklik ve demokrasi ile Alevilik arasında kurdukları bağ da, Sünni çoğunluk karşısında azınlık olmalarından kaynaklı bir taktik olmaktadır. Bu teolojik temeli reddedenlerin çoğunluk olmaları halinde, İslamcıların gösterdikleri davranışları sergilemeleri işten değildir. Oysa gerçekte Alevilik, insanın tapınma da dahil insan eksenli bir teolojidir. Nitekim Mir’ati;

“Çün mümine mümin oldu mir’at / Mir’atına bak-ü anda gör zat” deyişinde “artık inanana inanan bir ayna olmuştur, aynaya bak da orada tanrının özünü gör. İnsana bak Tanrıyı gör, tanrıya bak insanı bil” demeye getirilmektedir. (İ.Z.Eyüboğlu, 1991, s.64)

“Ezelde benim fikrüm / Ene-l Hak idi zikrüm

Henüz dahı toğmadım / Ol Mansur-i Bağdadi” dizelerinde ise Yunus Emre, Hallac-ı Mansur doğmadan, ben “Tanrı benim diyordum” diyerek insanın tanrı olduğu inancını belirtiyor (İ. Z. Eyüboğlu, 1989, s.75)

Yunus, “Külümü göke savurup ben / Ene-l Hak oldum ahı” vb. pekçok dizesinde, “ben tanrı oldum” şeklindeki bu inancını yineliyor. “İnsanla Tanrı’nın birliği görüşü, insanın tanrılığı düşüncesinden ayrı değildir gerçekte. Değişen yalnızca yorumlardır. Tanrıdan başka varlığın bulunmadığı, “varolanın” yalnızca Tanrı olduğunu savunan görüş insanı da içerir. Tasavvufta “vahdet-i vucut” diye anılan bu düşünce Mevlana’nın (da) bütün şiirlerinde görülür” (İ. Z. Eyüboğlu, 1989, s.76)

“..İnsanla Tanrı’nın bir olduğunu, insanın tanrılığını ileri süren Seyyit Nesimi için Kur’an’ın insan anlayışı, Tanrı görüşü geçersizdir:

‘Mansur Ene-l Hak söyledi / Haktır sözü Hak söyledi’ derken, kendinden çok önce yaşayıp tanrı olduğunu söyleyen Hallac-ı Mansur’un görüşünü doğruluyor. Bir diğer şiirinde:

‘Seni bu hüsn-ü cemal ile bu lütf ile gören

Korkdiler Hak dimeğe döndüler insan didiler’ derken, insanın tanrı olduğunu, ancak (egemenin basıncı nedeniyle) bu gerçeği söylemekten korktukları için dönüp kendilerine insan dediklerini söyler. Ancak bu baskıya rağmen Aleviliğin gerçek inanç önderleri, çıplak zor uygulanan dönemlerde bile kendilerini ifadeden geri durmamışlardır. Nitekim Pir Sultan, deyişlerinden birinde şöyle seslenir:

“Kur’an yazılırken arş-ı Rahman’da / Kudret katibinin elinde idim

Güller açılırken kevn u mekanda / Bülbül idim gonca gülünde idim

Evvel Cebrail’in ilk kelamında / Kırklar Meclisi’nde aşk meydanında

Muhammed Ali’nin sır kelamında / Nihan söyleşirken dilinde idim”

Bir başka deyişinde Yunus:

“Her neye kim baktın ise anda sen Allah’ı gör

Kancaru kim azm kılsan ‘semme vechullah’ı gör

Bu ikilik perdesinden geç hicabı ref’kıl

Gel bu birlik vahdetinden bak bu sırrullahı gör

...

Can gözüyle baktın ise kainatın aynına

Andan özge nesne var mı hasbetten lillahı gör” demektedir.

Yani “neye bakarsan onda tanrıyı gör, nereye yönelirsen orada tanrının yüzünü gör. Bu ikilik örtüsünü bırak, kaldır da birlik özüne bak, Tanrı’nın gizemini gör. Bu varlık evreninin yüzüne can gözüyle baktınsa, onda ne var Tanrı’dan başka söyle” demektedir. (İ. Z. Eyüboğlu, 1989, s.113)

Yine aynı şekilde, “Varlık birliğinin öz ilke olduğunu, bütün evreni dolduran varlık türlerinin gerçekte tanrının yansıması sonucu oluştuğunu, Tanrı ile evrenin bir bütünlük içinde bulunduğunu savunan Usuli (XVI. yy.) de, bu durumu:

“Vücut-i mutlakın bahri ne mevci kim ider peyda

Ene-l hak sırrını söyler eğer mahfi eğer peyda” (İ. Z. Eyüboğlu, 1989, s.113) diye ifade etmektedir.

Basri Baba, Tanrı’nın insan kılığında evrene yayıldığını şöyle anlatıyor:

“Abit kisvesinde görünen Hak’tır

Sen anı gayride arama ey can

Batıni Hak olmuş zahiri Hak’tır

Gizli sırlarını edeyim ayan

Esama sıfat zattan vücut istedi

Kendi vücudiyle mevut eyledi

Allemelesma’yi talim eyledi

Oldu adem ol dem natık-ı Kur’an

Evvel ahir zahir batın ademdir

Her bir sırrı anın için mahremdir

Mazi müstakbelde dem hep bu demdir

Külli şey’in Halik el’an kema kan”

Yani Basri baba; “Tanrı insan kılığında görünüyor, onu başka yerlerde arama sakın. İnsanda görünen de, gizli kalan da Tanrı’dır gene. Tanrı bu evrende görülen bütün nesnelere kendi özünden biçim vererek, kendi varlığını evren düzeni içinde elle tutulur, güzel görülür bir biçimde gözlere sundu. Evrende Tanrı vardır, insan kılığındadır. İnsan konuşan bir Kur’an’dır. İnsanın önü, sonu yoktur, önce olan da odur, sonra olan da. Tanrı insandan ayrı bir varlık değildir. Geçmiş, gelecek, gizlilikler insanca bilinir. Doğrusu bütün nesneleri yaratan insandır. Bu iş eskiden olduğu gibi şimdi de böyledir.” (İ. Z. Eyüboğlu, 1991, s. 137)

Türkü olarak da yaygın olarak söylenen diğer bir deyiş, durumu, polemik olarak şöyle ifade eder:

“Kandil geceleri kandil oluruz / Kandilin içinde fitil oluruz

Hakk’ı göstermeye delil oluruz / Fakat kör olanlar görmez bu hali”

Muhyiddin Abdal, Aleviliğin bu teolojik yaklaşımını daha da netleştirir:

“Görünen Haktır gözünde / Söylenen Haktır sözünde

İnsanın hattı yüzünde / Hatm-i Kur’an’ı gösterir” dizelerinde, “insanın varlığında tanrının görünüş alanına çıktığını, diliyle, sözüyle, yüzüyle tanrı ve Kur’an olduğunu bütün kuşkulardan uzak bir dille açıklıyor. Daha da ileri giderek insanın canlı, konuşan bir Kur’an, tanrı sözü kılığına büründüğünü söylüyor” (İ. Z. Eyüboğlu, 1989, s.109)

Benzer görüş, Teslim Abdal’da da ifadesini bulur:

“Öğmüş de yaratmış kendi nurundan

Padişah etmiş ilin üstüne

Cemalini gördüm salavat verdim

Çıkılar sokunmuş serin üstüne

Vallahi Kur’an’dır senin sözlerin

Yasin-i Şerife benzer yüzlerin

İnnâfetehna suresi gözlerin

Veddehâ inmiştir dilin üstüne” (Akt. İ. Z. Eyüboğlu, 1991, s.109)

Bu deyiş, takiyye zorunluluğu kapsamında İslami kavramların bolca kullanıldığı bir minvalde sürer gider. Ancak bu İslami cilanın altındaki, İslami mantalitenin bütünüyle zıttı olan anlayış bütün açıklığıyla karşımızdadır. Burada Kur’an, çok açık bir şekilde, insanın yüzünde yazılı, insanın konuşmasında dile gelen, insanın özünde olup yansıyan, yani bildiğimiz Kur’an’dan temel farkla insan Kur’an’dır.

Yemini ise, bu yaklaşımı doğrudan Ali nezdinde, “ey siyah saçlı ve ey imanımızın ruhu, Tanrı tarafından yüzüne Kur’an’ımız yazılmış olan” anlamında yineler:

“Ey saçı küfr-i siyah ü vey ruh-i imanımız

Dest-i kudretten yazılmış vechine Kur’an’ımız”

Bektaş-ı Veli’nin, Alevi kültürüne damgasını vuran en belirgin sözlerinden biri olan, “okunacak en büyük kitap insandır” özdeyişi, Aleviliğin, tanrıya varmakta aracı kutsal kitaptan ne anladığının en açık göstergesidir. “Dost senin yüzünden özge / Ben kıbl-i can bilmezem” ifadesi de, tanrı-insan anlayışının da bir diğer yansımasıdır. Esasen Alevi geleneğinde sıkça rastladığımız “Kur’an-ı natık” nitelemesi, yani konuşan Kur’an, keza “telli Kur’an” nitelemesinde ifadesini bulan kamil insanın elindeki saz, bu insan tanrı özdeşleşmesinin yansımasıdır. “Telli sazdır bunu adı / Ne ayet dinler ne kadı” deyişi de bunu ifade eder.

“Başka ozanların dilinde de ifade edildiği gibi insan, “tanrının konuşan sözü, dili” anlamında, “kelamullah-ı natık” deyimini kullanır (İ. Z. Eyüboğlu, 1991, s. 67). Edip Harabi bu durumu şöyle ifade eder:

“Gönül ne gezersin kırda bayırda

Dört kitap içinde Kur’an sendedir

On altı ağ hattı, on altı kara

İncil, Zebur, Tevrat, Furkan sendedir”

Benzeri bir yaklaşım Nesimi’de şöyle yansır:

“Ariftir Mushaf’tan dersler okuyan

Tevrat’ı İncil’i ezber okuyan

Cemal-i Mushaf-ı bir bir okuyan

Almıştır fermanı Kur’an istemez”

Yunus Emre ise, her ifadesinde yansıyan felsefi derinliğiyle şöyle seslenir:

“Ol kadir-i kün felakun, lutf edici rahman benem

Kesmeyen, rızkını veren, cümlelere sultan benem

Hem batınem hem zahirem, hem evvelem hem ahirem

Hem ben Ol’um hem Ol benim, Ol kerim ü süphan benem

Yoktur arada terceman, andagı iş bana yana

Bin bir adı vardır Yunus, ol sahib-i Kur’an benem”

Tüm bu yaklaşımların da sonucudur ki Aleviler, tarihleri boyunca, üstelik bu nedenle büyük eziyetlere uğramalarına rağmen Kur’an’a itibar etmemişler, kendi kitapları bellememişlerdir. Kimi Alevi evlerinde asılı duran Kur’an da, devlet görevlisi, komşu, vb. Sünni egemenliğe karşı korkunun önlemi olarak işlev görmüştür. Bu nedenledir ki bugün ,“başımız Kur’an ile bağlanmıştır” diye ortalıkta dolanan, hatta hızını alamayıp Kur’an’dan ayetlerle Aleviliği açıklamaya soyunan kimi dede ve Bektaşi bozmalarının duruşu ile Aleviliğin hakiki inanç önderleri arasındaki niteliksel farkın bilincinde olmak, her zamankinden büyük bir gereksinim haline gelmiştir.(3)

Alevi teolojisi, yaratıcı (Hakk) ile yaratılan (Halk) arasındaki mutlak ayrım üzerinde şekillenen İslamcı teolojinin tam aksine, tanrı, insan ve doğa birliği temelinde şekillenmiştir. Bu anlamda o yaratan ile yaratılan ayrımını ortadan kaldırmaktadır. İslamcı teoloji ile yapılan polemiklerde de, yaratan ile yaratılan ayrımı temelindeki ikiliğin ortadan kaldırılması fikri sıklıkla işlenir. Tevhit kavramı da, bu iki zıt teolojinin kavramsallaştırmasında iki ayrı anlam taşır; İslamcı mantalitede tevhit, insanların aynı inançta birleşmesi ve kendi aralarında fırkalara ayrılmaması iken, Alevi-Bektaşi inancında tanrı ile bir olmak (Vahdet-i Vücut, varlığın bir olması) anlamına gelir. Bu nedenledir ki Batıni felsefede, tanrı insan birliği, Ene-l Hak kavramında ifadesini bulur ve Allah insanı ve doğayı yaratmakla, “kainatta tecelli etmiş” olmaktadır. Bu nedenle birinci anlayışta insanın tanrı karşısındaki konumu mutlak itaat, insanlar arası ilişki ise, bu mutlak ve dışsal varlığa atfedilen görüşler ve onun adına kullanılan otorite karşısında totaliter bir itaat ve davranış tektipliği olarak biçimlenir. Buna karşılık Alevi anlayışta tanrı ile ilişki, eleştiri ve itirazı da içeren bir aşk ve yarenlik ilişkisi olarak biçimlenirken, insanlar arası ilişki, insanların farklılıklarıyla, 72 rengiyle meşru ve kardeş görülmesi olarak biçimlenir. Bunun siyasete yansıması ise birincisinin totaliter bir düzenle örtüşmesi iken ikincinin hem laikliğe hem de demokrasiye açık, uyumlu bir tasavvurdur. Burada anımsatılması gereken bir önemli ayrıntı da, bu zıtlığın, Muhyiddin ibn Arabi, Şehabeddin Sühreverdi, vb. mutasavvıflar özgülünde bizzat İslam'ın kendi içinde başlayıp derinleşen bir anlam taşırken, onlarla benzer bir teolojiyi paylaşan Anadolu Alevileri özgülünde, geleneksel inançları temelinde dışarıda biçimlenip, İslamcılaştırma baskısıyla İslam'ın içine doğru çekilmiş olmasıdır. Yani İslam'ın kendi içinde oluşan Vahdet-i Vücut’çu anlayış ile, onun dışında varolup, İslam'ın yüzyıllarca süren baskısı çerçevesinde ondan kimi öğeleri almış olan Vahdet-i Vücut’çu anlayış zamanla birbiriyle buluşmuştur. Ancak her halükarda değişmeyen gerçek, bu Vahdet-i Vücut’çu anlayışın esas ve ilk kaynağının Hint mistisizmi olduğunu ve dinin algılanış felsefesi anlamında teolojik anlayış olarak İslamiyet’in zıttı olduğunu görüyoruz.

Bosnavi’nin şu deyişi, bu anlayışın özgün anlatımlarından biridir:

“Vecd-i ademden oku kim nüzha-i ilm-i ledun

Mushaf-ı natık odur alicenabın aynıdır”

Mehmet Eröz, bu deyişten hareketle şöyle yazar: “Burada geçen ‘Mushaf-ı Natık’ deyimi, ‘konuşan Mushaf, Kur’an’ manasına geliyor ki, anlatılmak istenen insandır, Adem’dir. Tasavvufta, insan ve alem, Allah’ın tecellisi, zuhuru olmaktadır. Tevhit akidesine inananlar için, görünüşteki ikiliği kaldırarak birliğe (Vahdet’e, ahadiyat’e, Tevhit’e) ulaşanlar için, bunda yadırganacak bir nokta yoktur. Bunlara ve tasavvufa dayanan Bektaşilik, Adem’de, Allah’ın tecellisini bulmaktadır. Bunu Mihrabi’nin aşağıdaki nefesinde daha açık bir şekilde görebiliyoruz:

“Allah deyip bağırma / Irak sanıp çağırma

Hakkı dilden ayırma / Şeytan güler bu hale

Hayali bir yerdesin / Sen arada perdesin

Hak sende sen nerdesin / Nedir cevap suale

Levh-i mahfuzdur yüzün / Anı şerh eyler sözün

Arif bilir iç yüzün / Cahil düşer zevale

Kurban’ıdır sözümüz / Rahmanıdır yüzümüz

Hakkı görür gözümüz / Aldanmayız hayale

Aba deyip ademe / Secdegah ol aleme

Hateme er hateme / Döndür yüzün cemale

Mihrabi cümle ayat / Müteşabbih muhkemat

İşte destimde berat / Sun ey saki piyale” (Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, s.210)

Tüm bu açıklığa rağmen, söz konusu bu yorumun İslam içinden gerekçelendirilmeye çalışılması açık bir zorlamadır. Esasen “Alevi sırrı”, bu noktada İslami baskıyı ekarte etmeye yönelik ideolojik gerekçe olarak çıkmaktadır karşımıza. Bunu anlamazlıktan gelenlerin bile, bilimsel ahlak çerçevesinde aktardıkları bilgiler yeterince açıktır: Nitekim “Kur’an hükümleri, tasavvuf prensipleri ile birleştirilerek, Muhammed ile Ali’nin şahsında, tarikata ait olan din sırları ortaya çıktı. Buna göre Muhammed ile Ali iki şahıs olarak düşünülmez. Alevi ve Bektaşilere göre birdirler ve bir şahsın iki adı imişçesine söylenip yazıldığını kabul ederler. Peygamber ve güveyisi, teolojik bir simada birleştirilmiştir. Buradan, dinin sırları doğmuştur. Bu, Kul Adil’in bir nefesinde şöyle açıklanır: ‘Ali Muhammendir, Muhammed Ali’.

Yesari’nin ‘Oniki İmam’ nefesinde:

‘Haşa birbirinden kim ayrı gördü / Muhammed Ali’dir, Ali Muhammed’

Hz. Peygamber’in, ‘Ben ilim şehriyim, Ali onun kapısıdır’ şeklindeki hadisine dayanarak, Hz. Ali’ye ilahi bir sıfat kazandırılır. Böylece karşımıza iki Ali çıkar. Bunlardan biri, insan olan Ali’dir. Dünyada yürür, insan işlerine karışır. İkincisi doktriner Ali’dir. Kozmik ehemmiyetiyle temsil edilir.” (Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, s.213)

Dikkat edilirse İslami kavramlar İslami muhtevadan farklı, hatta zıt anlamda kullanılmaktadır. O halde buradan hareketle, Aleviliğin “İslam'ın bir yorumu” olduğu şeklindeki açıklama da bilimsel çözümlemede geçersizdir. Aksine, karşımızda duran gerçek, kendi içinde mükemmel bir tutarlılık sergileyen bir inanç bütünlüğünün, kendini İslami kavramlarla, daha açığı İslami bir kılıf içinde ifade etmesidir. Peki böylesi özsel bir farklılık niçin kendini İslami kılıf içinde ifade etmektedir? Bu sorunun çok açık ve tartışma götürmez bir yanıtı vardır; bu da kendisini kuşatan İslami baskıdır. Kendini kuşatan sistematik baskı ve ideolojik saldırıyla İslamlaştırılmaya çalışılan Alevi-Batıni anlayış, kendini koruyabilmek ve sürdürebilmek için, kendi farklı teolojisini İslami kavramlarla kılıflamaya ve bu yolla söz konusu baskınya karşı esneklik elde etmeye ve o basıncı püskürtmeye çalışmıştır. Dolayısıyla, İslami söylem zorlanarak Aleviliği “İslam'ın bir ifadesi” olarak göstermeye çalışılan tüm açıklamalar birer safsatadan ibarettir.

Alevi inanç geleneğinde “insanın tanrı oluşu görüşünü daha geliştirip materyalizme doğru ileri götüren, Tanrıyı insanın yarattığı bir varlık olarak düşünen görüşlere” de rastlıyor ve bu sayede Aleviliğin dogmatizmle uzlaştırılamayacağı bir yana, materyalizme açık bir inanç yatağı olduğunu görüyoruz. Nitekim XIX. yy. sonu, saygın Alevi inanç önderlerinden Edip Harabi’nin şu deyişi çarpıcı bir örnek oluşturur:

“Daha Allah ile cihan yoğidi

Biz anı var edip ilan eyledik

Hakk’a hiçbir layık mekan yoğiken

Hanemize aldık mihman eyledik

Kendisinin henüz ismi yoğidi

İsmi şöyle dursun cismi yoğidi

Hiçbir kıyafeti resmi yoğidi

Şekil verip tıpkı insan eyledik”

Alevi teolojisi, tanrıyla özdeşleşme anlayışını, aynı zamanda İslam'ın temel şartlarına itibar etmeme anlayışıyla bütünleştirir. Nitekim Onun namazı, Ramazan orucu, Haccı olmamıştır. Çünkü kendisini onunla bağlı hissetmemiştir. Bu noktada Kaygusuz Abdal’ın;

“Hakkı ister isen ademde iste / Irak’ta Mekke’de Hac’da değildir” deyişi, onun insan eksenli ve İslam'ın şartlarından Hac’cı tanımayan yapısını gösterir.

Benzer bir deyiş Derun Abdal’da dile gelir:

Müminin Kabesi gönül evidir

Kudret hazinesi Hakk’ın yeridir”

Yine Anadolu Alevileri nezdinde yaygın kabul bulup Bektaş-ı Veli’ye atfedilen;

“Hararet nardadır sacda değildir / Keramet baştadır tacda değildir

Her ne ararsan kendinde ara / Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir” deyişi bu açıdan oldukça çarpıcıdır. Görüldüğü gibi bu anlayış, her şeyi Tanrı’da aramayı öngören Kur’an’ın inanç anlayışına kökten karşı çıkmakla yetinmez, aynı zamanda insanın kudreti iktidar sembollerinde değil, kendinde araması gerektiğinin açık bir ifadesidir. Özetle Alevilik, Kur’an dininin karşısına, sadece tanrı insan ilişkisinde değil, yöneten yönetilen ilişkisinde de devrimsel bir önerme ile çıkıyor.

Dahası Noktatü’l Beyan denen Bektaşi niyazında geçen; “Ademden gayrı Hak talep idersen ma’rifetu’llah’tan bi-habersin” (Bkz. I. Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, s.39) sözü, Alevi duruşunun tayin edici eşiğini gösterir.

Böylece “Men Ali’den gayrı tanrı bilmezem” (Derviş Ali) anlayışının, gerçekte insan-tanrı anlayışının İslamcı baskı altında aldığı biçim olduğunu görüyoruz. Sonuç olarak Adem’in ve sonuçta bütün insanlığın tanrısallaştırılması inancı olan Alevilik, Şeytan’ın da, Tanrı’nın Adem’in gönlüne girmiş olduğunu anlamadığı için Adem’e secde etmediği yorumu getirmiştir. (Bkz. I. Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, s.44) Nitekim bu durum Hatayi’de şöyle ifade edilir:

“Hakk’a mahzar durur Adem sücut it uyma şeytana

Ki Adem donuna girmiş Huda geldi Huda geldi”

Ancak bütün bunlar Aleviliği kuşatan baskı ortamında sır olarak saklanır. Genellikle kendi içinde, cemlerinde, dilden dile dolaşan deyişlerinde, mitolojik öykülerinde sergilediği açıklık, açık alanda saklanır, ifşa edilmemesi gereken “sır” olur. Buyruk gibi saklanması zor açık metinlerde ise, İslami dozaj arttırılır, daha yoğun takiyye yoluna başvurulur, İslami kavramlar daha yoğun kullanılır. Çünkü Alevi bilinçaltı Sünni otoritelerin katliamlarıyla şekillenmiştir. Saklanmak, mecaz dil geliştirmek, takiyye yapmak uzun yüzyıllar boyu onun can güvenliğinin olmazsa olmazı olmuştur. Ancak buna rağmen arada sırların ifşa edildiği, “yeter be!” demeye getirildiği, bunun Ali’ye bile dedirtildiği olur. Sefil Ali’nin, estetik yanıyla da olağanüstü olan deyişinde bu durum şöyle yansır:

“Şah-ı merdan cuşa geldi, sırr-ı aşikar eyledi

Yağmuru yağdıran menem ol Ömer’e söyledi

Ol dem şimşek yalabıdı yedi sema gürledi

Hem sakidir hem baki, Nur-u Rahman’ım Ali

Hak Muhammed buyurdu ki yekdir Ali, bir dedi

Hem evvele hem ahire her şeye kadir dedi

Ali’ye şirk koşanlar mutlaka kafir dedi

Yetiş imdadıma, medet Mürvet ya Ali”