Hayat, arkadaşlıktan daha büyük bir hediye vermez.
Voltaire

ALEVİLİK İLE İSLAMİYET İLİŞKİSİ - Tanrı İnsan İlişkisinin Niteliksel Değişimi

Makale İçeriği
ALEVİLİK İLE İSLAMİYET İLİŞKİSİ
Alevilik Gerçeğini Nerden Öğrenebiliriz?
Başat Sorun: Ali’nin Anlamı
Alevi Teolojisinin Öz İlkesi: Varlık Birliği
Tanrı İnsan İlişkisinin Niteliksel Değişimi
Aleviliğin Mitolojik Temeli ve İslam
Sonuç
Tüm Sayfalar


Tanrı İnsan İlişkisinin Niteliksel Değişimi

İnsana uymayan yaklaşımlarda Tanrıya itiraz ve kınamalar da Alevi deyişlerinde sıkça rastlanan öğelerdir. XVI.yy. Bektaşi ozanlarından Azmi’nin deyişi bu örneklerden biridir:

Yeri göğü ins-ü cini yarattın

Sen ey mimar başı eyvancı mısın

Ayı günü çarhı burcu var ettin

Ey, mekan sahibi Rahşancı mısın

....

Kullanırsın kanatsızca rüzgarı

Kürekle mi yaptın sen bu dağları

Ne yapıp da öldürürsün sağları

Can verüb alırsın sen cancı mısın

...

Cibril’e perd ardında söyledin

İnüp Beytullahda kendin dinledin

Bu ateşi cehennemi neylerdin

Hamamın mı vardır külhancı mısın

...

Yüz bin tamun olsa korkmam birinden

Rahman ismi nazil değil mi senden

Gaffar-üz-zünüb’um demedin mi sen

Afv et günahımı yalancı mısın

....

Kazanlarda katranların kaynarmış

Yer altında balıkların oynarmış

On bu dünya kadar ejderhan varmış

Şerbet mi satarsın yılancı mısın

“Azmi’nin bu uzun şiirinde görülen direniş, tanrı katındaki tutum insanın kendi varlık sorunu ile ilgilidir. Ozan bir tanrıya yakışmayacak işlerin tanrıda bulunduğunu görünce karşı koyuyor. .. Tanrı, bir yüceler varlığı ise bunları yapmaması gerekir, yapıyorsa yücelikle ilgisi yoktur” (İ. Z. Eyüboğlu, 1991, s.88) diye düşünüyor ve bunu ifade edecek özgüven sergiliyor Alevi teolojisi.

Kaygusuz Abdal’ın deyişlerinde Tanrının adaletsiz ve mantıksız görünen yanlarına karşı ironik eleştiriler sergilenir:

Yücelerden yüce gördüm / Erbabsın sen koca Tanrı

Alem okur kelam ile / Sen okursun hece Tanrı

Asi kullar yaratmışsın / Varsın şöyle dursun deyu

Anları koymuş orada / Sen çıkmışsın uca Tanrı

Kıldan köprü yaratmışsın / Gelsün kullar geçsün deyu

Hele biz şöyle duralım / Yiğit isen geç a Tanrı

“Suçlu kulunu kendisi yaratan bir varlığın, yarattıklarından yeniden hesap sorması, insan anlayışı ile bağdaşacak bir eylem değildir. Öyle ya, tanrının sonsuz gücü, yetisi, bilgisi insanları suç işlemeyecek bir durumda yaratabilirdi. ... Burada insanın Tanrı karşısında derin bir direnişi seziliyor. Bu düşünceyi Batıda çok sonraki yüzyıllarda bulabiliyoruz” (İ. Z. Eyüboğlu, 1991, s.61). Kaygusuz’un karşı çıktığı doğrudan Kur’an’dır; bu noktada olası bir kafa karışıklığına karşı, insanlar için yaratılmış cehennem masalları ile dolu olan Kur’an’ı açıp en kaba anlamda okumak bile yeterli olacaktır.

Süreğen bir İslamlık baskısı karşısında olan Anadolu erenleri ve Alevileri temsilen Yunus’un şu deyişi onun İslam'ın şartları konusundaki tavrını açıklar:

“Oruç namaz gusül hac, hicaptır aşıklara

Aşık ondan münezzeh halis heves içinde” derken, bir diğer benzer deyişinde ise;

“Oruç namaz zekat hac cürm-ü cinayettür

Fakir bundan azadır hass ü havas içinde”

Bazen daha da ileri gider ve:

“Ben oruç namaz içün süci (şarap) içtüm esridüm (sarhoş oldum)

Tespih ü seccade içün dinledim çeşte kopuz” diyerek ironik bir yaklaşım sergiler. Kul Nesimi ise, İslam'dan bütünüyle farklı olan Alevi ibadet anlayışını şöyle ifade eder:

“Bu yolda can yoktur canan isterler

Gönül kâbesinde erkan isterler

Ademe secdeyi her an isterler

Başka bir ibadet sevap istemez”

Harabi ise, bu anlayışı kendinde özdeşleyen bir özgüvenle şöyle seslenir:

“Ey vaiz efendi Harabi der ki

Dinle bu nutkumu bilmezsin çünkü

Ben öyle mukaddes bir Kâbe’yim ki

Kâbe gelsin beni tavaf eylesin”

Yine Yunus Emre bir başka deyişinde İslamlık baskısına karşı:

Din ü millet sorarısan / aşıklara din ne hacet

Aşık kişi harab olur / Aşık bilmez din diyanet” der.

Onun dinden anladığı ise, İslamiyet'ten temel ayrımla; “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan / Şer’in (şeriatın) evliyasıysa hakikatte asidir” deyişinde gerekçelendirilir. Bir diğer ifadede, “Bir gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil” der. Bu kapsamda din adına veya değil, ama her türden savaşa ve şiddete karşı muhabbeti savunur: “Gelin tanış olalım işi kolay kılalım / Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz” der. Bu bağlamda İslamcı baskı ensesindedir hep:

“Yetmiş iki millete, suçum budur, Hak dedim

Korku hıyanettir ya ben niçin kızarım”(4)

Geleneksel dinsel algılar ve kalıplara karşı; “Ne puta haça taparam, ne din ü iman tutaram” diyerek, puta tapar, Hıristiyan ile Müslüman bir görülüp dışlanır. Onun dini anlayışında empati ve hak eşitliği esastır; “Sen sana ne sanursan ayruğa da onu san / Dört kitabın manası budur ancak var ise”

Yine bir başka deyişinde O; “Şeriat oğlanları nice yol keser bana / Hakikat denizinde bahri oldum yüzerim” diyerek Şeriata karşı hakikati savunur ve şeriat baskısına karşı hakikatın özgürlüğüne sığınır. “Şeriat oğlanları bahsedip dava kılar / Hakikat erenleri davaya kalmadılar” diyerek onların yargısını reddeder. Onun dini anlayışı aşk mezhebi, tapılan ise insandır:

“Ey aşıkan ey aşıkan, aşk mezhebi dindir bana

Gördü gözüm dost yüzünü kamu yas düğündür bana” der. Bir diğer deyişinde:

“Aşk imamdır bize gönül cemaat

Kıblemiz dost yüzü daimdir salat

Dost yüzün göricek şirk yağmalandı

Anınçün kapıda kaldı şeriat”

Kendine din diye belletileni değil, doğru bulduklarını inatla savunur ve bu çerçevede cehenneme gitmeyi bile göze alır:

“Mühür vuralar dilime / Zincir vurula koluma

Amel defterim elime / Alam ağlayı ağlayı”

Bu olasılığa rağmen yine de inancını, İslami mantalitede çok açık “küfür” olan betimlemelerle ifade etmekten geri durmaz:

“Bir sakiden içtim şarap, arştan yüce meyhanesi

Ol sakiden mestaneyiz canlar onun peymanesi”

Kuşkusuz burada saki’den kasıt mürşidi, şaraptan kasıt inancı, meyhane’den kasıt tekkedir. Pirin peymanesi (kadeh) olup mestane (sarhoş) olmak ise yanlışlardan arınmak, hakla bütünleşmek olmaktadır. Bu deyişinde Yunus, hem şiirinin doruk örneklerinden birini sergilemekte hem de softa zihniyete karşı inancını, onun önyargılarına inat mecazlarla anlatmaktadır. Daha önemlisi onun din anlayışı, insan ile tanrının mutlak ayrımına karşı kendini (insanı) tanrı görmek, emir ve talimatlar kitabı Kur’an yerine kendini (insanı) Kur’an görmek, doğa ile özdeşleşme ve emeği kutsama anlayışıdır:

“Evvel benem ahir benem canlara can olan benem

Azıp yolda kalmışlara hazır medet iren benem

Halk içinde dirlik düzen dört kitabı doğru yazan

Ağ üstünde kara dizen ol yazdığı Kuran benem

...

Emriyle bulut oynatan yerde bereket kaynatan

Elimde kudret şiniği halka rızkın veren benem

....

Bir niceye verdim emir devlet ile sürdü ömür

Yanan kömür kızan demir örse çekiç salan benem”

Alevi geleneğin inanç önderleri, İslamcı erozyona uğramış kimi Alevi tacidarlardan ayrımla kendini Kur’an ayetleri ile kanıtlama gereği duymazlar. Aksine Kur’an’i Tanrı betimlemesine karşı açık itiraz ve eleştiride bulunurlar. Bunlardan bir diğeri, Aşık Veysel ise şöyle seslenir:

“Kainatı sen yarattın / Her şeyi yoktan var ettin

Beni çıplak dışar’ettin / Cömertliğin nerde senin

Ademi sürdün bakmadın / Cennette de bırakmadın

Şeytanı niye yakmadın / Cehennemin var da senin”

Yine Yunus’a dönerek izlersek, modern öncesi dönemin sol bir düşünürü olarak, her şeyi yarattığı varsayılan tanrı inancını da alaya almaktan çekinmez:

“Bir kuluna atlar verip avret ü mal çiftler verip

Hem yok birinin bir pulu ol rahim ü Rahman benem

Bu işleri sen bilirsin sen verirsin sen alırsın

Ne kim dilersen kılarsın ya bu soru hesap nedir

Levh üzere kimdir yazan azdıran kim kimdir azan

Bu işleri kimdir düzen bu suale cevap nedir”

Burada belirginleştirilmesi gereken bir nokta da, Aleviliğin kulluk ilişkisine yaklaşımıdır. Bilineceği gibi kul kavramı; köle, esir gibi anlamların yanı sıra esas olarak, emir altında olan, iradesini kayıtsız şartsız teslim etmiş olan anlamı taşır. Esasen gerek Sünni gerek Şii versiyonlarıyla genel olarak İslamiyet’in kavramı algılayış biçimi de bu gerçek anlamıyla örtüşür ve Tanrının, hikmetinden sual olunmaz (sebebi sorgulanmaz) emirlerine sorgusuz uymak yükümlülüğünce belirlenir. Oysa İslamiyet'ten temel ayrımla Alevilikteki insan tanrı ilişkisine baktığımızda, kul kavramı pekçok yerde kullanılmasına rağmen, tıpkı diğer pekçok temel İslami kavramda olduğu gibi, gerçekte farklı bir içerikte, diyelim ki “Tanrıya inanan insan” veya “ölümlü” anlamıyla sınırlanmış olarak kullanılır. Nitekim tüm deyiş çözümlemelerinde bunu net olarak görebiliriz. Dahası söz konusu bu deyişlerde net olarak gördüğümüz gibi, Alevilikte insan tanrı ilişkisinin, ruh göçü anlamında geçişkenliği, keza olgunlaşıp (insan-ı kamil) tanrıyla özdeşleşme (Ene-l Hak) anlayışını içermesi bir yana, insanın Tanrı karşısındaki duruşu da tek yanlı bir tabiyet değildir. Nitekim Alevi teolojisinde insan, vicdanına sığdırmadığı durumlarda Tanrıya itiraz eder; onunla ilişkisi tek yanlı bir emir komuta ilişkisi değil sevgi ve ikna ilişkisi olduğundan, kafasına yatmadığı durumlarda onu eleştirir, dahası onunla ironik diyaloglar kurar. Tanrı kavrayışı sevgi ve haklara saygı temelinde belirlendiğinden, bu itiraz nedeniyle onun kendisini yakabileceği, kahredebileceği gibi korkulara itibar etmez. Özetle Alevi inanç önderlerinin deyişlerinde görüp görmeye devam edeceğimiz gibi, klasik anlamda bir kulluk ilişkisi, Alevi teolojisinde söz konusu değildir. Bu kavrayışı nedeniyledir ki Alevi inancı, Tanrı ile ilişkisinde kulluk ilişkisini reddeder; tanrı ile ilişkisini, eşitler arası birinci bağlamında kurar.

Bu sorgulayıcı ve itirazcı kültürün, günümüz ozanlarından Ali Kızıltuğ’un dilinde, doğrudan Ali’nin şahsında Tanrıyı hedef alabildiği görülür:

“Seni sevenlerin yaralı dertli

Şu elin zalimi bizden kıymetli

Keramet sahibiydin güçlü kuvvetli

Yoksa bir kul idin öldün mü Ali

Zalimin zulmü bizi yakarsa

Bizi ağlatıp karşımızdan bakarsa

Ahrette elim boşa çıkarsa

Tutar Zülfikar’ı kırarım Ali”

Özetle haksızlık, adaletsizlik, sefalete karşı kayıtsızlık gibi durumlarda sevgili tanrısına başkaldırabilen bu inanç kültürü ile karşı karşıyayız. Bu inanç, Yunus’un dilinde, ekonomik temelli sorgulamalar yapar. Nitekim, “Bu dünyanın cefası çok / Kimi aç gezer kimi tok” derken, diğer bir deyişinde; “Beyler azdı yolundan / Bilmez yoksul halinden” diyerek, modern kavramla sol bir duruş sergiler. Bu duruş esasen bütün Alevi kültürünü belirleyen bir özelliktir. Nitekim Ahmet Fakih:

“Ölüm bir kapıdır geçmek gerektir

Beraber anda sultan ile çoban” diyerek dünyada da eşitlik gereğini ve insan hakkını dillendirirken, Sultan Veled bunu;

Karnım açtır karnım açtır karnım aç

Rahmet etgil tanrı bana kapı aç” diyerek, tanrısal düzlemde dile getirir. (Onur B. Kula, Çoğulcu Düşünce Karşıt Kültür, s.207 ve 218)

Yunus için hayatın anlamı çalışmak ve paylaşmaktır; bu bağlamda yapılan analoji ise Kabe’nin değil gönüllerin ziyaretidir:

“Çalış, kazan, ye, yedir / Bir gönül ele getir

Yüz Kâbe’den yeğrektir / Bir gönül ziyareti”

Batıni-Alevi geleneğin bu çok açık sol tutumu, bozulmamış, egemene teslim olmamış hemen hemen her temsilcisinde kendini gösterir. Yunus’ta tipik ifadesini bulduğumuz gibi, egemenlere de karşı bir duruştur Aleviliğin din anlayışı:

“Danışman okur tutmaz, derviş yolun gözetmez

Bu halk öğüt işitmez, ne sarp zaman olmuştur

Gitti beyler mürüvveti binmişler birer ata

Yediği yoksul eti, içtiği kan olmuştur”

Görüldüğü gibi Yunus, “aslında öyle olmadıkları halde ‘dervişim’ diye ortaya çıkanların, öğretinin gereklerini gözetmemesini eleştirilirken” diğer yandan egemenleri korkusuzca yargılar. Bu niteliğiyle Yunus, aynı zamanda Bedrettin’in de öncüsü sayılabilir. Gerçekten de “Şeyh Bedrettin, Yunus Emre’nin düşünsel çizgisinin ve köktenci dinsel tutuma karşı geliştirdiği muhalif tutumun izleyicilerinden biridir”. (Onur B. Kula, Çoğulcu Düşünce Karşıt Kültür, s.235 ve 240)(5) Kuşkusuz Bedrettin, Alevi değil, Sünni kökenlidir; ancak tıpkı İmam Cafer’in oğlu İmam İsmail, Muhyiddin ibn-i Arabi, Şehabeddin Sühreverdi gibi, ortodoks gelenekten kopup Batıni teolojinin sistematizasyonunda önemli roller yüklenmiş, bu anlamda teolojik olarak Alevilerle aynı konuma geçmiş dini önderlerden biridir.

Bu noktada çarpıcı bir tavrı, Bektaşi geleneğin ikinci önemli ismi Abdal Musa’dan duymanın önemi büyük: Osmanlının Sünni yönelimle Kızılbaşları kontrol altına almaya başladığı dönemde Abdal Musa, düzen adına satın almak amacıyla kendisine teklif edilecek olan Bursa kaplıcalarına yakın yerdeki tekkeyi reddedip Osmanlı arazisini terk ederken, taraftarlarına, Kızılbaş geleneğin önemli sözleri arasına girecek olan şu öğüdünü yapacaktır: "Zahir padişahına karip (yakın) olma. Dünyalık için ehl-i mansıba varma (mevki sahibi kimselere yüzsuyu dökme), meğer ki irşat ola (aydınlanmış ola). Maslahat (dünya isleri) içün vezir ve ricalin kapusuna varma. Elden geldikçe yalnızca nimet yeme; Tarikat pirdaşını ve karındaşını ayru görme. Kallaş ve pirsiz adamlarla yoldaş olma!" (Abdal Musa Vilayetnamesi, s.46)

Bu direnç geleneğini, Batıniliğin en hümanist şahsiyetlerinden Yunus’ta bile eksiksiz görürüz. Nitekim dünyadaki adaletsizlikten dolayı sadece egemenleri değil Tanrıyı da sorgulayacak kadar net bir duruşa sahiptir. Nitekim dünyayı her düzlemdeki adaletsizlikler ile yaratmış olduğundan dolayı “böyle bir tanrı anlayışına bütünüyle başkaldırır.” (İlhan Başgöz, Yunus Emre, Pan Yay. 1990, s.73) Bu kapsamda Kader inancına rağmen insanı yaptıklarından dolayı sorumlu tutan ve cehennemle tehdit eden İslamcı Tanrı anlayışına karşılık Yunus Emre, Münacat’ta şöyle seslenir:

“Ya ilahi ger sual itsen bana

Cevabum işbudurur anda sana

Ben sana zulmeyledüm itdüm günah

Neyledüm nitdüm sana ey padişah

Gelmedin didün hakuma kem deyü

Toğmadın didün asâ Adem deyü

Sen ezelden beni asi yazasun

Toldurasın aleme avazesun

Ben mi düzdüm beni sen düzdün beni

Pür ayıp nişe getürdün ey Gani

Gözüm açup gördüğüm zindan işi

Nefs-ü heva pür dolu şeytan işi

Habs içinde ölmeyeyin diyü aç

Mımıl-u murdar yidüm bir iki kaç

Nesne eksildi mi mülkünden senün

Geçti mi hükmün ve hükmünden senün

Rızkunı yiyüp seni aç mı kodum

Ye yiyüp öynuni muhtaç mı kodum

Kıl gibi köprü gerersin geç diyü

Gel seni sen tuzağumdan seç diyü

Kıl gibi köpriden adem mi geçer

Ya düşer ya tayanur yahut uçar

Kulların köpri yaparlar hayr içün

Hayrı budur kim geçerler seyr içün

Ta gerek bünyadı muhkem ola ol

Ol geçenler ayıda uş toğrı yol

Terazi korsun hevaset dartmağa

Kast idersin beni oda atmağa

Terazi ana gerek bakkal ola

Ya bazergan tacir-ü atar ola

Çün günah murdarların murdarıdır

Hazretinde yaramazlar karıdır

Sen gerek lütf ile anı örtesin

Pes ne hacet murdar açup dartasın

Ayıdursun kim sen oda urayum

Şirkünü bir denk artuk ise göreyim

Şerri azatmak elünde hayrı çok

Hayr içün itmek değül mi hayrı çok

Sen temaşa kılasın ben hoş yanam

Haşa lillah senden ey Rabb-ül-enam

Sen basirsin hod bilürsin halümi

Pes ne hacet dartasın a’malümi

Geçmedimi intikamun öldürüb

Çürüdüb gözüme toprağ doldurub

Hiç Yunus’tan değdi mi sana ziyan

Sen bilürsin aşikara-vü-nihan

Bir avuç toprağa bunca kıyl-ü kal

Neye gerek ey kerimi Zülcelal”

“Yunus Emre bu şiirin de tanrıya şu soruları soruyor: Ey tanrım, ben kendime acı çektirdim, tatlı canımı sıkıntılara soktum, bunlardan sana ne, neden bana bir de sen ceza vereceksin, beni acılara atacaksın? Sen bana, iyi adam olmadın, benim karşıma suçlardan sıyrılmış, pırıl pırıl bir kimse olarak gelmedin,diye beni suçlarsın. Oysa beni suçlu yaratan, alın yazımı daha önceden belirleyen, beni sana karşı koyucu nitelikte var eden gene sen değil misin? Senin yarattığın insanın sence suçlu olması nedendir? Benim yaptığım işler içinde utanılacak varsa, beni onları yapacak nitelikte yaratan gene sen değil misin? Gözümü kapkaranlık, içinde şeytanlıklar, uygunsuzluklar, kötülükler dolu bir dünyaya açtığımda, kendimi günahları biçilmiş kaftan olarak buldum, bunları da yaratan sensin de, beni kendi yarattığın eylemlerden dolayı niçin suçlu tutuyorsun? Sen Kıyamet günü bütün kötülükleri ortaya koyup tartacaksın, onlara göre suçlar vereceksin. Kötülükleri ortaya koymak senin büyüklüğüne yakışmaz, bunları bırakman gerek. Ben senin varlıklarından ne aldım, neyi eksilttim, egemenliğini mi elinden aldım, sözünü mü geçtim sözümle? Seni aç mı susuz mu bıraktım? Kıldan ince köprü yapar da dersin ki, ey kullarım gelin geçin. Oysa kıl gibi köprüden insan geçemez. Uçması ya da düşmesi gerekir. Sonra köprü başkalarının kötülükleri için değil, iyiliği için yapılır. Senin köprün iyi bir köprü olmasa gerek. Bir de kötülükleri tartmak için ölçeğin varmış. Bunu ancak bakkallar, bir de alışverişle uğraşanlar yapar. Sana yaraşmaz bunlar. Senin büyüklüğüne bütün suçları bağışlamak, görmemek yaraşır. Ben bu yaptıklarının bir tekini bile, senin bir tanrı olarak yüceliklerine yakıştıramıyorum doğrusu

“Yunus Emre’nin sözleri, düşündürdükleri, soruları bu ölçüler içinde sürüp gidiyor. Buna, ‘birtakım aşırı softalığa karşı ileri atılmış düşüncedir’ diyenler olacaktır. Oysa burada sıralananların çoğu Kur’an’da geçen, ileri sürülen görüşlerdir. Softalık bunları aşırı ölçüde ileri götürmüş, çekilmez duruma düşürmüştür. Yoksa Kur’an’da olmayan düşünceler ortaya atılmamıştır. Kur’an’da ne varsa softa onu söylemiş, bir farkla ki aşırılığa vardırmıştır” (İ. Z. Eyüboğlu, 1991, s.55) Bu anlamda Yunus doğrudan Kur’an’ı eleştiriyor. Yer yer eleştiri sınırlarını aşarak ironik polemikler yapar:

“Sırat kıldan incedir kılıçtan keskincedir

Varıp anın üstünde evler yapasım gelür

Altında gayya vardır içi nar ile pürdür

Varup ol gölgesinde biraz yatasım gelür”

Yunus’ta gördüğümüz bu yaklaşım ve sorgulamalar, kuşkusuz Aleviliğin bütünüyle İslam dışı olduğunu göstermez; ancak dinin anlamı, felsefesi anlamında teolojik olarak Onun dışında olduğu açıktır. Dolayısıyla salt bu sorgulamalar bile, Alevilik ile İslam ilişkisinin, tümüyle onun dışında olmasa bile ondan farklı bir muhtevaya sahip olduğunu göstermektedir. Buna Ali’nin, dahası insanın tanrılığı düşünesi de eklendiğinde, Alevilik ile İslam arasındaki açı farkı daha da belirginleşir. Durum buyken Aleviliğin “İslam'ın özü” olduğu iddiası, bütünüyle dayanaksız bir iddia, dahası koca bir safsata haline gelir.