Arzu öyle bir şeydir ki, hiç doymak bilmez; bir çok insanların hayatıı, arzuları doyurma yollarını aramakla geçer.
Aristoteles

ALEVİLİK İLE İSLAMİYET İLİŞKİSİ - Sonuç

Makale İçeriği
ALEVİLİK İLE İSLAMİYET İLİŞKİSİ
Alevilik Gerçeğini Nerden Öğrenebiliriz?
Başat Sorun: Ali’nin Anlamı
Alevi Teolojisinin Öz İlkesi: Varlık Birliği
Tanrı İnsan İlişkisinin Niteliksel Değişimi
Aleviliğin Mitolojik Temeli ve İslam
Sonuç
Tüm Sayfalar


 

Sonuç

Özetle Alevilik, Şiilik gibi Ali’den, onun kimlik ve mücadelelerinden türemiş bir Alicilik değildir. Kendilerini zorla değiştiren Müslümanlığın içinden Ali’yi kendine yakın bulup, egemene karşı bir savunma mekanizması olarak sahiplenmiş özgün bir sentezdir. Ancak bu sahiplenmede Ali’yi olduğu gibi kabullenmemiş, onu kendi otantik değerlerine göre ortaklaşmacı ve barışçıl olarak yeniden yaratmış ve işte bu yeni niteliğiyledir ki onu kendi tanrısal anlayışına isim yapmıştır(8). Bu noktada Ali bu inanca temel kavram, sembol kılınmış, ama bunu yapanlar damat-kuzen Ali gibi yaşamamış ve düşünmemişlerdir. Onlar yaşadıkları gibi inanmaya ve ancak karşılaştıkları yeni inançlar yaşamlarına uygunsa içselleştirmişlerdir. Yani tayin edici halka, yaşam tarzı ve yaşamdan çıkardıkları derslerdir. Bu anlamda henüz Ali ile tanışmamış, tanıyıp onu kendine temel kavram, İslami otoriteye karşı temel sığınak, tanrısına yeni isim yapmamış olan XIII. yüzyılın bilgesi Yunus Emre’nin din anlayışı ile, Aliye çok sıklıkla başvurulan XVI. Yüzyıl dönemi inanç önderi Pir Sultan, hatta Sünni gelenek içinde gelmesine karşın Şeyh Bedrettin arasında fark yoktur. Buna karşılık Aleviler ile kuzen-damat Ali ve ardılı İmam Cafer’in tanrıya, öteki inançlara, kadına, insan tanrı ilişkisine bakışı arasında çok büyük farklar vardır.

Esasen Nejat Birdoğan’ın ifadesiyle anımsatacak olursak: “.. Tanrısal köklerine bakıldığında, yani Alevi tapınmalarında ve inanmalarındaki ritüellerine bakıldığında, hiçbir özelliklerinin İslam dairesinden gelmediğini görüyoruz... cemlerdeki müzik, şiir ve semahın İslam kaynaklarında reddedildiğini bilmekteyiz. Ruh göçü, tanrının insanda tecelli etmesi, halka namazı, Kıbleye değil insana secde, vb. davranmalar da bizi İslam dairesinin dışına taşımaktadır. Ehl-i Beyt yandaşlığı ise Şah İsmail Hatayi’den sonra, yani XVI.yy başlarından sonra bir takiyye, yani kimlik saklama ... çabasından ileri gelmektedir.” (Akt. Burhan Oğuz, Türk Halk Düşüncesi .., III. Cilt, s.24)

Benzeri durum İmam Cafer’e bağlılık iddiasında da açıktır. “gerek Bektaşi gerek Sofiyanlarda Caferi mezhep olmayı umumen ve resmen kabul etmiştir. ... Fakat ne Bektaşiler ne de Sofiyanda Caferi mezhep muteber ve mamulün bih (yürürlükte) değildir. Bu gibi şeyler birer perdedir.” (Akt. Burhan Oğuz, Türk Halk Düşüncesi .., III. Cilt, s.32) Çünkü İmam Cafer, tıpkı Ebu Hanife’nin Hanefiliği sistematize etmesi, Sünni-Hanefi mezhebinin kurucusu, mürşidi olması gibi, Caferiliği sistematize eden, Şii-Caferi mezhebin kurucusu, mürşididir. İslam'ın şartları sorgusuz yer alır onda. Dolayısıyla Aleviler içinde kullanılan “biz Cafer’iyiz” ifadesinin de anlamı, tıpkı biz Ali’nin devamcısıyız” ifadesinde olduğu gibi, içeriği batıni anlayışa göre doldurulmuş mecazi bir anlam taşımaktadır.

Anadolu Aleviliğinin Ali ile kurduğu bütünleşmenin psikolojik temelleri, İslamcı kuşatmaya, asimilasyon ve baskıya karşı İslam'ın içinden kutsal bir dayanak oluşturma ve bu kutsal şahsiyet üzerinden İslamcı baskıyı göğüsleyerek kendini sürdürebilme kaygısıdır. Ali iki nedenle bu arayış için biçilmiş kaftandır: Birincisi Peygamberin ilk izleyicisi, saygıdeğer bir savaşçı, Peygamber ailesinin iki numaralı erkeği ve Muhammed sonrası başı, kızı Fatima’nın kocası, torunları Hasan ve Hüseyin’in babası... Özetle İslam dairesinde çok güçü bir şahsiyet ile karşı karşıyayız. Ancak bu tip özellikler, Alevilerin onu benimsemesi için yetersizdi. Çünkü bunlar, onların kendilerine güvence oluşturma ihtiyacı anlamındaki benimseme kaygılarını karşılasa bile, duygu ve gelenekleri açısından onu benimsemelerine yetmezdi. Çünkü onlar eşitlikçi, ezilen, hakları ihlal edilen, ötekiyle dayanışan bir kültürden geliyorlardı ve bu nedenle herhangi bir İslami kutsiyetle özdeşleşmeleri mümkün değildi. Nitekim bu XV. yüzyılda Ali’yi kendilerine manevi lider, sembol olarak benimseyecek olanlar 300 yıla yakın Arap-İslam ordularına, sonra da kendi içlerinden çıkıp onları Müslümanlaştırmaya çalışan Selçuklu- Osmanlı otoritelerine karşı direnmişlerdi.

İşte bu noktada devreye Ali’nin diğer özellikleri, yani Ali’yi Osman’dan, Ömer’den, Ebu Bekir’den, Muaviye’den, Gıyasettin’den, Yavuz’dan farklı kılan özellikleri geliyor. Ali hakkı yenmiş olandır, ailesiyle zulme uğramıştır. Daha önemlisi iktidarı kaybettikten sonraki yıllarında ezilenlerin ve fakirlerin iktidara karşı sözcüsü, sığınağı olmuştur; iktidarın halka ve muhaliflere yaptığı eziyetlere itiraz etmiş, adalet talebine sahip çıkmış, özel hayatı ve iktidarı döneminde paylaşımcı olmuştur. Yalın kılıç kavgaya girebilen merdan bir şahsiyettir. Özetle Ali, hem diğer İslam önderleri içinde Alevilerin benimseyebilmelerini sağlayan özelliklere hem de kendilerininkiyle özdeşleşebilen dramatik kadere sahiptir.

Aynı durum Kerbela ve Hüseyin için de geçerlidir. Alevilik Kerbela ve Hüseyin’i soy ve inanç devamı olduğu için değil, tersine Kerbela’da kendilerine yapılan tarihsel baskının bir izdüşümünü buldukları, Hüseyin’de kendi direnişlerinin bir sembolünü buldukları için temel kült haline getirmişlerdir. Söz konusu şahsiyetin, kendilerine baskı uygulayanların peygamberinin torunu olması ise, baskı uygulayanlara karşı kendilerine kalkan işlevi görmüş, manevi dayanak olarak paha biçilmez önemi ise, Hüseyin’in, tüm diğer katledilmiş figürlerden çok daha büyük önem kazanmasını sağlamıştır. Yoksa Hüseyin’in, Alevi inancının şekillenmesine katkısı, Hallac-ı Mansur, Nesimi, Baba İshak, Pir Sultan, vb. şahsiyetlerle kıyaslanamaz. Ancak onun Peygamberin torunu olmasına karşılık, peygamberin izleyicilerinin kendilerine sistematik bir baskı içinde olmaları ve tabii Hüseyin’in direnişi onu Ali’den sonraki en önemli sembole, Kerbela Matemini de en temel külte dönüştürmüştür.

Özetle Ali, o İslamcı kuşatmada Anadolu Alevilerinin gereksinimiyle örtüşüyordu. Hiç kuşkusuz bu özellikler damat-kuzen Ali’de olmasaydı, kendilerine bir başkasını arayacak ve bulacaklardı. Belki bu Hüseyin veya bir başkası, ama her halükarda onun içini, tıpkı İslamiyet’e yaptıkları gibi kendi değerleriyle dolduracaklardı. Ancak bu Muhammed olamazdı; çünkü hem hükümleriyle benimsemedikleri Kur’an’ı ondan ayırmak mümkün değildi, hem de kendilerine saldıranların bayrağıydı. Onların, kendilerini dayatmayla Müslümanlaştıran, vergiye bağlayan, cihatlara mecbur eden egemenlere karşı, egemenlerin dininden, ama onlara karşı kullanıp sığınabilecekleri bir sembole ve mazeretlere gereksinimleri vardı. Ali ise, hem önemi hem de uğradığı haksızlıkla bu ihtiyaçla örtüşüyordu. Ama onların Ali donuna da giren “Ali’si”, kuzen-damat Ali’nin insani varlık ve özelliklerine sığabilecek, onun gerçekleriyle yetinebilecek bir “Ali” değildi. Olamazdı da, çünkü kendisine dair bütün bilgilere sahip olduğumuz damat-kuzen Ali, Alevinin sindiremeyeceği kimi özelliklere de (cihatçı, İslami ibadetleri birebir yerine getiren, çok karılı, vb.) sahip olması yanı sıra, Alevinin tanrısal Ali’siyle özdeşleşmesi mümkün olmayan salt insan bir Ali’ydi.

Yani Alevilerin Ali’si ile tarihsel Ali arasında bağlar olmakla birlikte, Alevi Ali’si ondan çok daha öte, aşkın, tanrı-insan bir varlıktı. Bu bağlamda I. Melikof, Alevilerin Ali’sinin, “Güneşin doğuşunda, yüzünü doğuya doğru çevirerek Ali’ye niyazda bulunma gibi onunla kişileştirilmiş bir güneş inanışının (kült) anımsanışı” anlamında “eski Türklerin Kök-Tengri inançlarının mirasçısı” olmasından söz etmektedir. (Bkz. Uyur İdik Uyardılar, s.24) Yani Ali, Türkmenlerin eski inançlarına giydirdikleri İslami bir figür, “İslami bir cila altında, bir güneş tanrısallığı” olmaktadır. Konuya getirilebilecek ve en az bunun kadar dikkate değer bir diğer açılım da, bu “Ali” ve Aleviliğin eski Fars ve Kürt inançlarıyla olan ilişkisidir. Zerdüştlerin ateşe tapan anlamında “Alawi” olarak nitelenmesi, aynı şekilde Sümer metinlerinde ateş ruhunun “Al” veya “Alu”, yine ateş tapıncındaki tanrının Harran bölgesinde “Alla” veya “Al” olduğu anımsanacak olursa (Bkz. Faik Bulut, Alisiz Alevilik, s.480), Anadolu halklarının, kendilerine dayatılan inançtaki kutsal şahsiyet olarak Ali’nin ismini bu tanrılarının ve inançlarının ismi olarak benimsemiş olmaları gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Yani Anadolu halklarının eski inançları ve inanç figürlerinin giderek birbirleriyle entegrasyonu ve kendilerine dayatılan yeni inancın kimi figürlerini eski inançlarına giydirmek bağlamında bir yeniden yapılandırma süreci ile karşı karşıyayız.

Bu “Ali”, İslamlık döneminde, Tanrı’nın görünüşüne/suretine girdiği şahsiyet anlamında Ebu Talip’in oğlu Ali’dir aynı zamanda (tıpkı sonraki dönemlerde Hatayi, Bektaş-ı Veli suretinde olacağı (9) gibi); ama kesin olan bir şey var ki, gerçek bir şahsiyet olarak Ebu Talip’in oğlu Ali ile özdeş ve sınırlı değildir. Bu Ali’ye sığmayacak kadar aşkın ve evrensel bir imgedir çünkü Aleviliğin Ali’si. Dolayısıyla Alevi Ali’si, zaman zaman kuzen-damat Ali ile örtüşmesine karşın, ondan üstün bir tanrısallığı temsil etmektedir. O aynı zamanda, ruh göçü inancı çerçevesinde bedenden bedene geçen bir ruhtur. Kah Baba İlyas’tır bu ruh, kah Bektaş-ı Veli. Çünkü bu inanışta “Tanrının insanoğlu görünüşünde tecelli ettiğine ve ruhun beden göçüne (reenkarnasyon) inanılmaktadır” Bu kapsamda Safevi şeyhi Şeyh Cüneyt ve onun evladı da, “tanrının tecellisinin mahzarı olan Ali’nin yeniden bedenleşmesi olduklarını söyleyeceklerdir.” (I. Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, s.152)

“Başlangıçta sadece Bedevi ülküsü ve Ali’nin birey değerleriyle beslenerek heteredoksi bir zemine çekilen Ali kimliği; İslam hükümlerinin kimilerinin yadsınması zemininde tasarımlanmaya başlandı. İzleyen tarihsel süreçte Arap ve Arap olmayan halkların, başında Muhammed ve Ali’nin bulunduğu İslam devletine karşı başlattığı toplumsal muhalefet Ali’yi de eğitir. Köken Ali ortodoks zeminde kalırken, Anadolu Aleviliğinin Ali’si, köken Ali’den uzaklaşarak halkların özlemlerine, dileklerine uygun biçimde giydirilip kuşatılarak toplumu kurtuluşa taşıyacak sufilerin sözcüsü durumuna evrilir.” (Esat Korkmaz, Anadolu Aleviliği, s.55)

Bugün kimi Alevilerin yapmaya çalıştığı şey ise, Aleviliğin bin yıldır korumaya çalıştığı bu yapısını, yani Kur’an’a girmeme, Kur’an yerine insanı kutsama tavrını tersine çevirmek, “Ali”yi, bir bütün olarak gerçek Ali’ye indirgeyip, kendilerini de inanç düzleminde gerçek bir kul durumuna düşürmektir. Bu durumun Alevi halk nezdinde meşrulaştırılması halinde ise, sıra Aleviliğin 1200 yıldır inatla reddettiği ibadet ve diğer farzların yerine getirilmesine gelecektir. Çünkü bu noktaya gelindikten, yani askeri yaklaşımla, arazi top ateşiyle gerekli kıvama sokulduktan sonra, sıra gerçek Ali’nin kabul ettiği Kur’an’ın hükümleri önünde boyun eğmek, Ali’nin bile yaptığı ibadetleri yapmak, Ali’nin bile hayata geçirdiği kafire karşı düşmanlık aşamasına gelecektir. Buraya kadar gerilemiş olan Alevinin ise bu ortodoks zihniyete direnme şansı olmayacaktır. Çünkü kendi Ali’sini insan Ali’ye indirgeyip Onunla özdeşleştirdikten sonra, Onun gerçek hayatında yapıp savunduklarına itiraz etmek olanaksızlaşacaktır. Yani hep ileri doğru evrim geçirmiş olan senkretik/bağdaşmacı Alevi kimliğini, yaşadığımız modern/kentsel dönemde, bilime, eşitliğe, adalete, demokrasiye, dinler-üstülüğe (ve günümüzde en az onun kadar temel değer olan, uluslar-üstülüğe), evrensel kardeşliğe doğru daha da ileri götürmek gerekirken, gerçek Ali’ye ve Onun gerçek hayatı nezdinde dogmatizme doğru geriye çekilmeye çalışılmaktadır. Oysa Alevilik, inanç ritüelleri ve tarihsel şekillenmesi içinde çok iyi bilindiği gibi Ali’nin gerçek hayatı üzerinden biçimlenmemiş, aksine kendisine uydurduğu Ali imgesi üzerinden İslami tarihe ve inanç yapısına yeni yorum ve kavram zenginlikleri getirilmiştir.

Bitirirken bu tartışma ve saflaşmada tarafların kimlerle müttefik konumuna geçtiğini görmek açısından, Fethullahçı Aksiyon dergisinin Buyruk ile ilgili tartışmayı işleyiş biçimini anımsatmak istiyorum: Alevilerin İslamlaştırılması misyonunun kimi cevval unsurlarını kullanarak tartışmaya dahil ve taraf olan Aksiyon dergisi, Buyruk sorununa ilişkin aynen şöyle yazıyor: “İnanç ve ibadet esaslarını düzenleyen Buyruk’un Alevilikle ilgisi olup olmadığı tartışması, Alevi yayınlarının ve toplantılarının gündemine düşmeye başlayınca, Alevi-İslam inancını savunan bazı Alevi ileri gelenleri ‘testi kırılmadan tokadı atma’ düşüncesiyle, tartışmayı kendileri açma ve böylece inisiyatif alma yolunu seçti. ... Alevilerin Müslüman olduğunun ve Müslümanlığın kitabı olduğunu açıkça giriş kısmında belirt(en) Buyruk, Aleviliğin İslam dışı olduğu şeklindeki uçuk-marjinal savı daha başlamadan onların ellerinden alıyor. Şu anda marjinal kesimin, Aleviliği İslam’ın dışında göstermesi çabalarının önündeki en büyük engel Buyruk’tur. ... Buyruk’un giriş kısmında, ‘Ve hem bildirir ki cümle evlâdı Resülden olan ve talip olan buna göre davranalar. Yol erkân süreler. Ve yola varalar ki, onların Muhammed ümmeti oldukları belli ola. Böylece onlara Müslüman demek caiz olur’ ifadeleri bulunuyor. (Aksiyon, Sayı: 518)

Bu yaklaşımın da gösterdiği gibi, girişinde “Müslümanlığın el kitabı” yazan Buyruk’un Alevilik açısından doğru yorumu gerçekten de büyük önem taşıyor. Bu noktada Alevi geleneğinin, tıpkı Vilayetname gibi önemli bir belgesi olan Buyruk’un, Safevilerin yaşadıkları mekandaki Caferi-Şiileri kazanma kaygıları yanı sıra Alevilerin çıplak zor yaşadığı koşulların ürünü olması nedeniyle, esasen bir Alevi geleneği olan takiyyenin belirgin izlerini taşıdığı anımsanmalı. Nitekim Buyruk’un, “eğer sorsalar, ikrar-ı tercüman nedir?” sorusuna; “Şah-ı Merdan kuluyum, Al-i aba nesliyim, İmam Cafer Sadık mezhebindenim. Rehberim Muhammed, mürşidim Ali” şeklinde cevap formu öğretmesi de bunun göstergesidir. İkincisi, Buyruk’un giriş kısmında “Müslümanlığın kitabı olduğunu” belirtmesi, N. Birdoğan’ın da ifade ettiği gibi, Alevi sırrı çerçevesinde “birer perde” olup, içeriği batıni anlayışa göre doldurulmuş mecazi bir anlam taşımaktadır.

Sadece Komünizme karşı mücadelenin değil, aynı zamanda Alevilerin asimilasyonu ve yıldırılmasının da siyasetlerinden biri olan Amerikancı İslamcılığın kollarından Fethullahçı camianın çıkardığı Aksiyon ve onların Alevilik içi uzantıları açısından Buyruk, “Alevi inancının İslam içinde yer aldığının en önemli göstergesi”! Alevi sırrı çerçevesinde takınılmak zorunda kalınan maskeyi görmezden gelecek olursak, bu iddiaya karşı çıkmak gerçekten de olanaksız. Ne ki işin özüne inildiğinde, yani Aleviliğin sırrına, onun tanrı, insan, evren, ibadet, vb. sorunlara yaklaşımına bakıldığında, bu İslamcı iddialar da kendiliğinden berhava oluyor. Nitekim Aleviliğin inanç dünyasını, yol ve erkanını belirlemek bağlamında ikrar, semah, cem, musahiplik, taliplik, mürşitlik, Sufilik gibi öğelerin altını çizen Buyruk’un kendisi bile, gerçekte Namaz, Hac, Ramazan, Zekat, Cihat, kadının örtünme zorunluluğu, içkinin haram olması, vb. öğelerle belirlenen İslam dünyasından ne denli uzak olduğunu gösteren bir belgedir aslında. Özetle tüm ağırlaştırılmış İslami cilaya rağmen Buyrukların da gösterdiği gibi, Aleviliğin yol ve erkanı, İslam'ın inanç ve ibadetlerinden köklü farklılık sergiliyor. Yani “evlâdı Resülden olmak ... Müslüman demek caiz olur” gibi zahiri ifadelerin altında Buyruk’un öngördüğü yol ve erkan, Kur’an’ın gösterdiği şeriat ve ibadetten köklü bir teolojik farka işaret ediyor. Bu bir yana, bu bildiri boyunca sadece küçük bir kesimini aktardığım Alevi inanç önderlerinin deyişleri ışığında okunup anlaşılmaması, dahası ortodoks bir zihniyetle doğmalaştırılması halinde, Buyruk’un, Aleviliğin ne olup olmadığını belirlemek açısından hüküm taşımayacağı da açık. Dahası Buyruk’u, Aleviliğin “İslamiyet” olduğunun ispatı olarak sunmaya çalışanların, bu durumda Alevi inanç önderlerinin Aleviliğini reddetmek zorunda olacağı da cabası. Kuşkusuz Fethullahçılar, Nakşiler ve Humeyniciler gibi İslamcıların bunu yapması zaten doğal, ama hala Alevi kılığıyla ortada dolaşan, İslamcı veya devlet uzantısı Aleviler bu noktada ne yapacak, onu da önümüzdeki dönemde göreceğiz.

Bilineceği gibi Buyruklar, ilk kez 16. yüzyılda Şah İsmail Hatayi tarafından derlendiğine inanılıp, “Menakıb-ül-Esrar Behcet-ül Ahrar” (Sırların Hikayesi, Özgürlerin Sevinci) diye anılan Şeyh Safi Buyruğu ile Küçük Buyruk olarak da anılan İmam Cafer Buyruğu’ndan oluşuyor. Ancak bunların içinde esas kaynak olarak görülen İmam Cafer Buyruğu, Yunus Koçak’ın da belirttiği gibi, 12 imamların altıncısı İmam Cafer’e ait olmayıp, Erdebil Şeyhleri’nin yanında imam ecri (payesi) alan İmam Cafer’lerin, Anadolu’ya gönderdikleri buyrukların versiyonlarıdır. Özetle Buyrukların Cafer-i Sadık’ın sözlerine dayandığı iddiası hem doğru değildir hem de İmam Cafer’in, Alevi Batınilikten apayrı bir dünya olan Şeriatçı Ortodoks bir dairede durduğu, bu bildirinin başında da işaret ettiğim gibi tarihsel kayıtlarla ortadadır. Bundan dolayıdır ki bugünkü İran'ın şeriatçı rejimi, Onu Anayasal düzlemde kendi rehberi kabul etmekte ve bunu bizzat Ona ait Şii Şeriatçı kaynaklara dayanarak yapmaktadır. Alevi yol ve erkanını kayıt altına almaya çalışan Buyruklara gelince, bunlar Şii-şeriatçı mantaliteden yapısal olarak farklıdır. Bununla birlikte Alevi inanç önderlerinin durduğu yerden de geri bir noktada durdukları, bu anlamda “takiyye” kavramının tipik ürünleri oldukları da ortadadır. Benzer bir durumu Vilayetname’de de görürüz. Yazılı olmalarının gereği olarak bunlardaki İslami cila pekiştirilmiştir, çünkü yazı-kitap düzleminde egemenlere karşı hareket kabiliyeti az olan kaynaklardır. Ancak Anadolu Aleviliğinin onları yorumlamak konusunda tarih boyunca bir sorunu olmadığı bilinmektedir. Bu bağlamda Anadolu Alevi kültüründe Hatayi’nin en çok tekrarlanan, “Küfür her mezhepte küfür / Küfür bizde iman olur” deyişinin teolojik anlamını içselleştirmeyen bir yaklaşımla, Hatayi tarafından derlendiğine inanılan Büyük Buyruk’a getirilecek bir yorumun Alevi yorumu değil, Sünni veya Şii yorumu olacağı açıktır.

Özetle İmam Cafer’e mal edilen ve farklı versiyonlarıyla çok miktarda farklı yazım örneği olan Buyruklar, yol-erkan kitapları olarak, Alevilik kurallarını kayıt altına almaya çalışırken, bunu resmi dini söylemle çatışmamaya çalışan bir yerden yapmışlardır. Bu nedenle onlar, ancak Alevi inanç önderlerinin deyişleri bağlamında, Onların terazisinde tartılarak yorumlandıkları oranda gerçek anlamlarına ulaşacak, aksi taktirde Alevi inancını revize etmenin aracı işlevini göreceklerdir. Fethullahçıların, Alevi inancı ve tarihine karşı onları böyle rahat sahiplenebilmeleri ve yıllar yılı sapkın görüp asimle etmeye (Türkçe’si Müslümanlaştırmaya) çalıştıkları Aleviliği bu yorumla içermeleri de bunun göstergesi. Nakşibendi Şeyhi Esat Coşan’ın, Makalat’tan hareketle Bektaş-ı Veli’nin ortodoks anlamda Müslümanlığını ispatlaması da bu tip atraksiyonların bilinen örneklerinden bir diğerini oluşturmuyor mu zaten? Demem o ki, Alevi hareketi, “kocayan kurdun maskara olması” misali, kendini kocaltmama, yani özgünlüğünden vazgeçmeme duyarlılığını, artan risklere karşı daha da arttırmak durumundadır. Çünkü bu gelişme tekrar göstermiştir ki, İranlı yöneticilerin yakın dönemde Türk Diyanet’ine tekliflerinde olduğu gibi, Alevi toplumu, ya tümüyle Sünnileştirilme ya da tümüyle Şiileştirilme saldırılarının değişik versiyonlarıyla karşı karşıya karşıyadır. Dolayısıyla kendini kocaltmamak, yani özgünlüğünü korumak, artık Ebussuud evlatları Fethullahçıların bile teşne olup destek verdiği bugünkü içten asimilasyon çabalarına karşı her zamankinden daha büyük bir anlam kazanmıştır.

Aksiyon’un, Aleviliğin İslam olduğu tezini böylesi cansiperane savunması ve savunurken, Alevilik içi birilerinin ağzından, Aleviliği Alevilik olarak savunanların düşüncelerini, “Aleviliğin içine nüfuz eden marjinal sol kesimler, örgüt fonksiyonerleri, ideolojik niyet,” gibi, Soğuk Savaş’ın Mc Carty’ci retorikleriyle suçlaması bu açıdan anlamlıdır. Tipik bir “yavuz hırsızın ev sahibini bastırması” durumuyla karşı karşıyayız. Hepimizin küçük yaşlarda öğrendiğimiz “Kırmızı Başlıklı Kız ile Kurt” masalı, bu noktada özellikle anımsanmalı. Çünkü tam da bu masalda olduğu gibi, ninesi kılığına bürünen kurdun (daha doğrusu, başta Alevi aidiyetinden olanlar olmak üzere başka aidiyetten kurtların) kırmızı başlıklı kızı “ham” yapmaya çalışması durumu ile karşı karşıyayız. Bu özgülde Aleviliği İslamla özdeşleştirmeye, onun özgün karakterini karartmaya çalışanların doğal bağlaşıklıklarının kimliği, onları suçüstü yakalatmaktadır. Tarih boyunca Alevileri ezip asimle eden güç ve ideolojilerin, Aleviliğin “en hakiki İslam” olduğu tezini savunanlara böyle cansiperane arka çıkmaları her şeyi ortaya koyuyor zaten. Yeniden anımsanmalı ki, bu tip yönelimlerin ilk versiyonu 90’ların başında Ehl-i Beyt Vakfında örgütlenen kesim olmuştu ve vardıkları yer İslamcı hareket olmuştur. İkinci kesim 95’lerde belirginleşti ve bunlar da laik değerleri savunmakla birlikte bugün Devletin ve onun Türkçü politikalarının Alevilik içi yedeğinde duruyorlar. Bu üçüncü dalganın serencamını da hep birlikte izleyeceğiz.

Bu noktada tekrar tekrar belirlenmelidir ki, Alevinin “Müslümanlığı”, gerçekten de Müslüman olup, insan Ali’nin görüşlerinin takipçisi olduğundan değil, 1200 yıldır İslam egemenliği koşullarında yaşadığından, kendini onun egemenliği koşullarında ürettiğinden, onun kavramlarına bolca başvurmak ve bir kısmını içselleştirmek durumuna düştüğünden, diğer bir deyişle, İslam kültür coğrafyasının kuşatıcı ve boğucu baskısı içinde yer aldığından kaynaklanmaktadır. Ancak gerçek durum bundan ibaretken, tamamen son dönemlerin ürünü olan “en hakiki İslam” yarışına kalkılmasında, modern koşullarda kendini açıkça ifade etme atmosferini bulamamaktan, hem laik olduğu iddiasındaki devletin hem de Sünni atmosferin kendini artan oranda baskı ve asimilasyon altında tutmasından dolayıdır. Onun düne kadar açık açık “Aleviyim” diyememesine neden olan bu baskı ortamı, “ben de Müslüman’ım” demesini sağlayan, çocuklarına da güvenlik kaygısıyla bunu öğütleyen nedenin de ta kendisidir.

Dolayısıyla gerçek anlamda Müslüman olmak durumu değil, kamusal alanda “ben de Müslüman’ım” demek zorunda kalınması ve bu durumun giderek bir alışkanlık, dışına çıkılamayan bir konum olmasıdır söz konusu olan. Bu anlamda kimi Alevi aydınları, dedeleri, ama özellikle de çıkar odaklarının bu minval üzere Müslümanlık teorizasyonuna girmesi, Alevi halkın çoğu için geçerli olduğu gibi masum bir durum değildir; tam tersine bu yaklaşımlar, Aleviliği asimile edegelmiş düzen ve egemen kültür nezdinde siyasal ve ekonomik ikbal arayışının ürünüdür. Bu bağlamda onların yapmaya çalıştığı şey, Ebussuud fetvalarını, tarihsel Alevi kırımlarını, başta Sivas olmak üzere güncel Alevi kırımlarını unutturmaya, cansiperane bir şekilde hep Alevilerin yanında olmuş olan çağdaş Pir Sultanları ve Baba İshakları ise düşman olarak göstermeye, böylece Alevileri öz bilinçlerine yabancılaştırmaya çalışmaktır. Ancak benim tarih bilincim ve gözlemim o ki, bu yaklaşım, bu sağcılaştırma ve İslamcılaştırma dalgası, Alevi kültürünü biraz daha erozyona uğratmak pahasına da olsa sonunda hüsrana uğrayacaktır; bu dalganın mimarları ise, tıpkı tarihteki benzerleri gibi, tarihe çağdaş birer Hızır Paşa örnekleri olarak geçeceklerdir.

Bitirirken son olarak özellikle belirtmeliyim ki; “En hakiki Müslümanlık” iddiasına prim verenlerin, “72 inancı bir görmek” anlayışından uzaklaşmaları da kaçınılmazdır; çünkü İslamiyet kendisini mimin-kafir ikilemi üzerine kurmuş olup, cihat, gaza, fetih, cizye (kelle vergisi), vb. şeriat emirleri hep bu ayrımın sonuçlarıdır. Aynı şekilde Kırklar Cemi yerine 12 İmam menkibeleri üzerinden kendini üretmeye çalışacak bir Aleviliğin, Şiilik karşısında kendini koruma şansı olmayacaktır; çünkü 12 İmam gerçek önderler haline gelince onların inanç ve ibadet tarzına itiraz olanaksızlaşacaktır. Dahası böylesi bir savrulma, Aleviliğin çağdaşlık çizgisinde durmasını olanaksızlaştıracağı gibi, halen Sünni kesimin gösterdiği reform girişimlerinin bile gerisine bir savrulmaya neden olacaktır. Diğer yandan dün onları solla birlikte ezen, köylerine cami yapıp çocuklarını zorunlu din dersleriyle asimile eden, daha sonra işbirlikçileri aracılığıyla sola, Kürde, gayrı Müslim’e ve denetim dışına çıktıklarında da İslamcılara karşı kullanmaya çalışan devletin bu bağlamdaki politikaları da, Alevilerin demokrasi ve laiklik noktasındaki enerjilerini tüketen bir anlam taşımaktadır. Bütün bunlar ise, Alevi geleneğinin kendini koruma sorumluluğunun, aynı zamanda ülkemizin demokratikleştirilmesi ve laikleştirilmesi sorumluluğuyla özdeşliğini göstermek anlamında ayrı bir önem taşımaktadır.





(1) Alevilerin Selman-ı Farısi adıyla ulu bellediği ve sonradan irdeleyeceğimiz Alevi mitolojisi Kırklar Cemi’nin ikinci önemli şahsiyeti olan Selman, önceden esir düşmüş eski bir Zerdüşt olup, sonradan Müslüman olmuştur. Şia İmamiye’ye göre Erkan-ı Erbaa’(dörtlü erkan)dandır. Alevilerin özellikle Selmanı-ı Farısi diye anıp kutsadığı bu tarihsel şahsiyet hakkında, 12 İmamlardan Muhammed Bakır’ın, “Selman’a, Selmanı-ı Farısi demeyin, Selman-ı Muhammedi deyin, O biz Ehl-i Beyttendir” diye uyarı yapma gereği duyduğu bilinmektedir. (Bkz., Nehc’ül Belaga, s.296)

(2)Tabii bu meşru savunma takiyyesi egemenler ve onların ideologlarınca “yutulmayacak”, nitekim sonraki dönemlerde de tam teslimiyet sağlanmak amacıyla sistematik baskılara maruz kalmaya devam edileceklerdir. Bu baskı bugün halen, üstelik biri İslamcı diğeri de laiklik iddiasındaki devlet olmak üzere ikili kanaldan sürmektedir. Ve ilginçtir, dün o çıplak zorun uygulandığı dönemde bile Alevi inanç önderlerinin vermediği taviz, bugün kendilerini Alevi dedesi veya aydını sayan kimi şahsiyetlerce iç asimilasyon şeklinde gönüllü olarak üstlenilmektedir. “Biz İslam'ın özüyüz” diye başlayan cümleler bu misyonun yansımasıdır. Aleviliğin tarihsel ve hakiki inanç önderlerinin, o katı despotik dönemlerde bile vermediği tavizleri, kabullenmedikleri erozyonu, bugün kimi Alevilerin yapmaya çalışmaları, devletin tektipleştirmeci dayatmalarıyla uzlaşarak kendilerine ikbal aramak arayışından başka bir anlam taşımamaktadır.

(3)Öylelerinin Aleviliği bozmaları iki birbirini tamamlayan alanda gerçekleşmektedir. Birincisi bu yazı boyunca gösterdiğimiz, Aleviliğin Kur’an dışı muhtevasını Kur’an’a uydurarak, Onun hümanizm-tanrıyla özdeşleşme-özgürlük-sorgulama gücü-değişim yeteneğince belirlenen teolojisini bozarak dogmatizme, ortodoks alana doğru çekmek ve buradan kendilerine yeni bir denetim ve iktidar üretmeye çalışmaktır. İkinci alan ise, Aleviliğin ekonomik ve siyasal perspektifini, yani eşitlikçi ve özgürlükçü tarihsel duruşunu bozarak, devletin, sömürücü ve asimilasyoncu egemen güçlerin talepleri doğrultusunda yeniden tanımlayarak, onu istenen kılığa sokmaktır. Bu her iki değişim de egemenlerin doğrudan başaramadığı bir durumdur. Alevinin egemene karşı, yenildiği, geri çekildiği dönemlerde bile takiyye aracılığıyla geliştirdiği yeni savunma yöntemleri olmuştur hep; bu bağlamda egemenin dilini, kavramlarını kullanmak zorunda kaldığı durumda bile onun içini boşaltmıştır. Oysa öylelerinin yaptığı, takiyye değil, onun olmazsa olmazlarını değiştirmek, bozmak, egemenlerin beklentilerine uygun olarak rehabilite etmektir. Üstelik bu revizyon, egemenlerin doğrudan başarması mümkün olmayan, yüzyıllardır başaramadığı dışsal bir alandan değil, doğrudan Aleviliğin iç dilini, inanç sembollerini kullanarak yapılmaktadır. Yani bu durumda takiyye, Aleviliği egemen baskıdan korumak için değil, doğrudan Aleniye karşı yapılmaktadır. Egemenin kuşatması, baskısı, ekonomik ve siyasal yükseliş alanlarını kapattığı bir atmosferde devreye Hızır Paşa misyonu girmekte ve Aleviliğin iç dili ve sembolleri kullanılarak egemen din ve otoritenin beklentileri doğrultusunda Alevilik bozulmaktadır.

(4)Bu yaklaşım ışığında Batıni-Alevi düşünce, ötekini kafir-gavur-zındık-mülhit olarak dışlayan, onları asimilasyona, fethedilmeye, hidayete erdirilmeye, kelle vergisine bağlamaya, aşağı bir hukukta yaşatmaya, cehennemlik ilan etmeye layık bulan İslamcı teoloji ve şeriattan köklü bir farklılığa sahiptir. Bu bakış açısının çağdaş versiyonu ve olmazsa olmaz gereği ise, dini anlam taşıyan geleneksel “millet” kavramının, ulus anlamı taşıyan çağdaş “millet” kavramı ile tutarlı kılınması gerekirse, Alevi olup da bugün Türkçülük yapan, Kürdü (ve diğer tüm ulusları, kimlikleri, kültürleri) kendisiyle eşit hak ve özgürlüklere layık görmeyen, onlara yönelik asimilasyon, inkar, etnik arındırma yönelimlerine destek olan Aleviler, Aleviliğin içini boşaltıp onu egemene yaranma aracı haline getirmektedirler. Bu anlamda nasıl Aleviliği “İslamın özü” ilan edenler Aleviliği bozuyorsa, Onu “gerçek Türkçülük” ilan edenler de bozup karşıtına dönüştürmüş olmaktadır.

(5) Alevilik erozyonu sadece inancın teolojik boyutunda değil, en az onun kadar, belki de asıl olarak sol niteliği, direnişle biçimlenen tarihi ve eşitlikçiliği nedeniyle revize edilmeye çalışılır. Çünkü sol ahlakı ile Alevilik, Alevi kökenden gelen insanların, bu adaletsiz düzenden nasiplenmelerini engelleyen bir niteliğe sahiptir. Egemenlerin özel bir baskısı olmaması halinde bile, Alevi duruşu, yaşadığımız bu korkunç eşitsizliklere bigane kalmaya izin vermez, ona itiraz etmeyi gerektirir. Oysa tarihin her döneminde olduğu gibi, köşe dönmeye artan olanak sunan kapitalizm koşullarında bu duruşu korumak, geleneksel dönemin aşiret yaşamındaki kadar kolay değildir. O zaman sadece siyasi ikbal üzerinden zenginleşme olanakları mevcutken, kapitalizm koşullarında bu sınırlılık ortadan kalkmıştır. Ancak Aleviliğin sömürüyü ve sınırsız eşitsizliği yadsıyan, insanı adalet ve eşitliğe çağıran ahlakı, bu noktada önemli bir engel oluşturmaktadır. Bu nedenledir ki Alevi kesimde de ciddi boyutlara ulaşan sermaye birikimi, Aleviliğin bu sınıfsal temelde de revize edilmesini zorunlu kılar. Artık birikmiş olan bu sermayenin gereksinimine uygun bir “Aleviliğe” ihtiyaç vardı. Üstelik bu “Alevilik” sayesinde, tıpkı düzene boyun eğişin meşrulaştırılması gibi, mevcut eşitsizlik de meşrulaştırılmaya çalışılacaktı. Esasen insanı tanrı belleyen bir inancın, salt bu nedenle bile onu ezen, sömüren, sefalete iten ilişkileri kabullenemeyeceği, aksine ona karşı durup, insana layık bir düzenin savunucusu ve gerçekleştiricisi olmaya çalışacağı açıktır. Tam da bu niteliğidir ki Aleviliğin, kimi Alevilere taşınamayacak kadar ağır, bozulması zorunlu olacak kadar sorunlu görünmesi doğaldır. Özetle bin yıl sonrasında Alevilik de diğer dinlerin misyonuna uygun bir adaptasyona tabi tutuluyordu. Alevilik bu değişimi sindirecek midir; bunu da önümüzdeki süreçte göreceğiz!

(6)Bugünkü noktada Aleviliğin asıl sorunu, fiziken azaltılmak değil inanç değerlerinin içinin boşaltılmasıdır. Nitekim çocukları din derslerinde Sünnileştirilirken, günlük maişet derdi içinde olan anne-babalar da, kah İslamcıların kah devletin ve tabii ideolojik düzlemde onlardan daha etkili en hakiki İslamcı “Alevilerin” elinde oyuncak olmaktadır. Öyle ki din dersinin Alevilik dersine çevrilmesi halinde bile durum değişmeyecek, aksine aynı İslamcı mantalite bu kez Ali figürleriyle verilmeye çalışılacaktır. Yani Ali figürleriyle Alevi çocukları İslamcı bir koşullanmanın hedefi olmaya devam edecektir. Bu dersler, İslamcı Alevilerin yaptığı gibi, devlet ve Sünni etkeni arttırılmış bir şekilde yürütülecek, bu çerçevede Ali gökyüzünden ve Alevinin Batıni bilincinden çıkarılıp gerçek Ali’ye dönüşürken, tahta kılıca çevrilen elindeki silahı, tekrar çelik kılıç haline getirilip kafire karşı mücadelesiyle yüceltilecektir. İktidar nimetlerinden gereğince yararlanmaları halinde, daha şimdiden Diyanet’te ortaklık hedefine kilitlenen bu “en hakiki Müslümancılar”, hiç kuşkusuz Ali’nin namaz kıldığını, Ramazanda oruç tuttuğunu bile anımsamaya başlayacaklardır.

(7)Bu anlamda Kırkların düzeninde, İmam’ı veya Halife’yi tepeye oturtup, onun etrafında katı bir hiyerarşi düzeni kuran Şii ve Sünni şeriatçılığından köklü bir ayrışma söz konusudur. Kırkların kadın erkek, büyük küçük ayrımı yapmayan eşitliği ve bunu bir yönetim modeli olarak kutsayan bu anlayış, daha en baştan bu çekirdek yapısının gereği olarak, babadan oğula, kandan soydan geçen imamlık/halifelik soy zincirinin de sorgulanmasını zorunlu kılar. Bu niteliğiyle Kırkların cemi, sadece Sünni geleneğe karşı değil, aynı zamanda, kuzen-damat Ali’den başlayarak kadını kapatan ve iktidar hakkını soy zinciri temelinde gerekçelendiren Şia geleneğine (ve tabii İslamın bu ayrışma tarihini soy hakkı temelinde açıklayan sözde Alevi anlayışa) karşı da açık bir itirazdır. Kırkların ceminde şekillenen bu itiraz ve yapılanmanın maddi kaynağı ise, açıktır ki kuzen-damat Ali’nin dahil olduğu ortodoks gelenek değildir; aksine, doğa tapıncını, tanrı-insan anlayışını, cemini, kadın erkek birlikteliğini, lider ile ardılların karar süreçlerinde eşitliğini, ruh göçünü Anadolu’ya getiren ve bu yolculukta Bedevi, Acem, Kürt, Yezidi, Rumi, Ermeni kültürlerle bağdaşıp kendini şekillendiren göçebe-Batıni gelenektir.

(8)Bu nedenledir ki R. T. Erdoğan, R. Kutan gibilerinin, “eğer Alevilik Ali’yi sevmekse biz en hakiki Aleviyiz” derken gerçekte kendi inançları içinde doğru konuşmaktadırlar. Bilimsel bir soğukkanlılıkla kabul edilmek zorunda olduğu gibi, Onların Aleviliğe karşı çıkışları, Şia ayrılığına kadar kendileri gibi yaşayıp düşünmüş, kendileri gibi ibadet yapmış Ali’ye karşı çıkış değil. Şia olduktan sonra da esasen bu yaşayış ve düşünüşte bir kopuş yoktur. Nitekim sonraki yüzyıllarda Sünni geleneğin büyük bir ağırlığının Ali karşısındaki tavrı pozitif olmuş, Muaviye ve Yezit ise bu gelenekçe de dışlanmıştır. Şii veya Sünni her iki gelenek de din/Kur’an eksenli, Halife/imam merkezli şer’i bir düzeni temsil etmektedirler. Onların karşı çıktığı, sapkın, Rafızi, mülhit olarak yargılayıp dışladığı, yola/hidayete getirmek için tarih boyunca ensesinde boza pişirdikleri, hakkında ölüm fetvaları çıkarıp onbinlerce öldürdükleri Alicilik, Aleviliğin Ali’ciliğidir; yani tanrı-insan, eşitlikçi, demokratik, cem tutan, semah dönen, içkiyi haram saymayan, kadını toplumsal yaşamda eşit haklı gören ve örtünmeye zorlamayan, cihat yapmayan, zekat’ı değil paylaşımı öngören, 72 inancı bir gören, eline, beline, diline sahip çıkmayı emreden Aliciliktir.

(9) Ancak dikkat edilirse Ali, diğerlerinden daha baskın, daha üstte bir misyona sahiptir. Oysa işin felsefi arka planına girdiğimizde, hem tüm bu kutsanan şahsiyetler arasında, tanrısallık-mürşit-yansıma anlamında fark yoktur, hem de fark arayacaksak, Aleviliğin şekillenmesinde bu şahsiyetlerin Ali’den çok ama çok daha büyük, üstelik sembolik değil hakiki rolleri olmuştur. O halde Ali’nin kavram/sembol olarak bunların üstünde durmasının anlamı nedir? Bu sorunun yanıtı Alevilerin İslami kuşatma ve baskı altında yaşamalarından, dolayısıyla kendilerini İslamiyet’in merkezi kavramları içinde açıklama gereksinimlerini can güvenliklerinde duymalarından kaynaklanmaktadır. Kah “Ali” kah “Hak Muhammed Ali”, kah “12 İmam” bu yaşamsal nedenle öne çıkar; ancak Alevi sırrı kapsamında tüm bunların Allah anlamı taşıdığı gerçeği, yukarıdaki birinci kaynaklarda gösterdiğimiz gibi tartışma dışıdır.